14 Nisan 2012

Kazanan Yalnızdır

Oscar Wilde’in “Her İnsan Öldürür Sevdiğini” şiirini bilirsiniz. Oscar Wilde, bu şiirde “öldürmek” ile ‘başkalaştırmak, tüketmek, yok etmek’ eylemlerini eşleştirmiştir. Aslında bu süreç, ‘sevgililerin etkileşimi’ olarak değerlendirilebilir. Asıl tehlikeli olan, aşkın gerçek anlamda öldürücü olduğu durumlardır. Ne yazık ki yaşanmış birçok olay aşkın öldürücü olabileceğini ve obsesif bir kişiliği katile ya da seri katile dönüştürebileceğini kanıtlamıştır. Edebiyatta bu temayı işleyen birçok roman ve hikaye vardır. Bunlardan biri de ‘gizemli ruhsal yolculukların mistik yazarı’ Paulo Coelho’nun “Kazanan Yalnızdır” romanıdır.

Paulo Coelho’nun ‘Simyacı’dan bu yana yayınlanan  kitaplarını keyifle okudum. Coelho, her kitapta okuyucuları tutkuların ve hayallerin yön verdiği farklı içsel yolculuklara çıkarır, bu yolculukları ruhsal uyanışlar ile sonuçlandırır ve her yolculuğun da bir bedeli olduğunu anlatır. “Kazanan Yalnızdır” romanının teması da aynı şekilde kurgulanmış. Coelho; romanın önsözünde; kitaplarının değişmeyen temalarından birinin “hayallerinin peşinden koşmanın bedelini ödemek” olduğuna dikkat çekiyor ve “Hayallerimiz bizi nereye kadar yönlendirebilir? Bu yönlendiriciler; en etkili gücün, etkisini kimse farketmeden gösteren güç olduğunu biliyorlar. Bu bir tuzak ve tuzağa düştüğümüzde ise artık çok geç oluyor. Bu kitap, bu tuzak hakkında...” diyor. 
Romanın karakterleri Igor, Hamid, Gabriela, Ewa. Romanda karakterlerin buluştuğu mekan ise, film festivaliyle ünlü Cannes... Ana karakter Igor, zengin bir Rus işadamı. İnsanın aşk acısını hafifletmek ve sevdiği kadını yeniden kazanmak gibi iyiniyetle yapılmışsa öldürmenin kabul edilebilir olduğuna inanıyor. Aşk adına birini kurban ederse ve birinin dünyasını yok ederse;   kendisini terk edip, yine kendisi gibi ‘süpersınıf’ mensubu bir moda devi olan Hamid ile evlenen eski karısı Ewa’ya işlediği cinayetler ile mesaj vereceğini ve onu yeniden elde edeceğini düşünüyor. Bu inanışla Cannes’a gelen Igor, bir gecede 6 cinayet işleyerek, obsesif bir seri katile dönüşüyor. Igor’un Coelho’nun tabiriyle ‘süpersınıfa’ dahil olması, onun şüpheliler arasında olmasını engelliyor. Peşpeşe işlenen cinayetler, Igor’un Ewa’yı da öldürmesiyle son buluyor. Igor, dünyaları yok etmekle Ewa’ya mesaj göndermeyi başarıp, başaramadığını sorgularken; bir yandan da seri katil olmadığını, kazanmak için birilerini öldürmüş olmasının kendisini seri katil yapmadığını savunuyor.  Romanın son paragrafında, Igor’un polise kendi isteği ile teslim olduğunu, misyonunu tamamlandığına ve kazandığına inandığını, kazananın ise yalnız olmadığını savunduğunu okuyoruz.   

“Kazanan Yalnızdır”, konusu itibariyle ilk etapta cinayet/gerilim romanı olarak algılansa da aslında Coelho’nun hemen hemen her romanında ana temayı oluşturan  “kendini bulma sürecinin” bir seri katil ve süpersınıf yönünden ele alındığı bir roman. Bu romanda da Coelho’ya özgü mistik ve psikolojik çözümlemeler fazlasıyla yer alıyor. Coelho, insanların lüks olana bağımlılığının ve ‘ne pahasına olursa olsun’ başarmak hırsına yenik düşmelerinin, aslında kalplerinin ve hislerinin sesine kulak vermelerini engellediğini anlatıyor. Para, güç ve şöhretin çoğu insan için bedeli ne olursa olsun, uğruna herşeyi yapmaya hazır olduğu değerler olduğunu savunan Coelho, romanın önsözünde olduğu gibi kapanış bölümünde de kitabın bugün insanların nerede olduklarının yalın bir portresi olduğunu ifade ediyor.
“Kazanan Yalnızdır” romanından etkileyici cümleler ise;
“Güç sahipleri, yalnızca güç sahipleriyle konuşur. Lüks, şan ve şöhret dünyasının bir fikrin peşine düşmeyi göze alan herkes için erişilebilir olduğu hayalini körüklemekten, kazançlı olmayan her türlü çatışmadan kaçınmaktan, kendilerine daha fazla kazanç sağlayacaklarına inandıkları durumlarda ise saldırganlığı beslemekten ve artık kendi başarılarının tutsağı oldukları halde mutlu oldukları sanısını uyandırmaktan başka bir şey düşünmezler. Çünkü süpersınıfın kibirliliği, her zaman zirvenin zirvesinde olmak için kendi kendisiyle yarışmaktan ibarettir.”
“Normal, bize kim olduğumuzu ve ne istediğimizi unutturan herşeydir. Böylece üretmek, yeniden üretmek ve para kazanmak için durmaksızın çalışabiliriz.”

“Toplum, suçu önlemek için harekete geçmiyorsa, insanlar da doğru olduğunu sandıkları herşeyi yapmayı hak kazanırlar.”
“Tek şans diye bir şey yok; hayat, insana her zaman ikinci bir şans daha tanır ama bu şansı kaç yaşında yakalayabileceğini biliyor musun? Şansı yakalamak için herşeyi göze al ve sana rahat bir dünya sunan herşeyden uzak dur.”

“Sen zafere inanırsan, zafer de sana inanır.”

“Nasıl bu kadar kibirli olabiliriz? Gezegenimiz her zaman bizden güçlüydü, her zaman da bizden güçlü olacak. Biz onu yok edemeyiz; sınırı aşarsak, gezegen bizi yüzeyinden silip atar ve varlığını sürdürür.”

“Şöhret sendromu. İnsanın kim olduğunu unutup, başkalarının kendi hakkında söylediği herşeye inanmaya başlaması. Süpersınıf, herkesin rüyası, gölgelerin ya da karanlıkların olmadığı ve ‘evet’in her arzuya verilecek tek yanıt kabul edildiği bir dünya…”

“Çözümsüz bir durumla karşı karşıya olduğunu hissettiğinde; en iyi yöntem,  bir süre düşüncelerini serbest bırakmak ve bu arada bilinçaltının çalışmasını sağlamaktır.”

11 Mart 2012

Akıl Çizgileri ve İnsanlık Halleri

Bazen çözümsüz olduğuna inandığımız sorunlar nedeniyle darboğaza düşer ve düzlüğe çıkmak için çırpınır dururuz. Böyle zamanlarda “hayat zor” diyerek sitem eder , yine de yaşadığımız kaosu, kimi zaman akıl gücüyle kimi zaman da yüreğimizin sesine kulak vererek anlamaya çalışırız. Üstelik bu kaos durumlarından kurtulmayı başarsak da hayat süregelen akışında yeni yeni karmaşalar yaratır, kısır döngü sürer gider, bizler de yorgun düşeriz. 
İşte böyle anları yani insanlık hallerini eğlenceli bir şekilde gözler önüne seren bir kitaptan söz etmek istiyorum. Bu kitap, Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın “Akıl Çizgileri” adlı kitabı... Okuduğum kitapların ilk sayfalarına hep tarih yazarım.  Bu kitabı Şubat 2010’da okumuşum.  Kitaplığımı düzenlerken, kitabı alıp, sayfalarını yeniden karıştırdım.  Öylesine eğlenceli bir kitap ki; Fikritema’da daha önce neden yer vermediğime de hayıflandım.
Kitap, kelimelerle çizgilerin keyifli bir buluşması... Yankı Yazgan, bu kitapta  “100 Karede 100 İnsanlık Hali” diyerek kendi çizgileriyle hayatta insanı darboğaza sürükleyen durumları, bu durumlarda sergilediğimiz davranışları ve çözüm önerilerini anlatıyor.
Kitapta  100 insanlık halinin 100 karikatürle anlatıldığından söz etmiştim. Böyle olunca, önsözün de karikatürlerden oluşması gayet  anlamlı ve keyifli . Önsözde kendi çizdiği karikatürlerle kitabın yazılış amacını Yankı Yazgan, şöyle açıklıyor;
“Hayata bilimin açtığı akıl penceresinden bakmak, bakış açımızı genişletir ve çeşitlendirir. Düşünülenin aksine, duygularımızı ve sezgilerimizi, en etkin biçimde bu bilimsel perpektifin parçası olduklarınızda kullanabiliriz. Hayatımızın ak ile kara arasına sıkıştığı anlarda bu kitabı okuyun. Bu kitapta çizgilere beynimle, aklımla yazı yazdım, yazılara kalbimle çizgi çizdim. Kitabı ciddiye almasanız da olur; hayatınızı ise ciddiye alın. Kitabı okuyun ve sonra ‘şöyle bir ağız tadıyla gülemedim’ demeyin.”
Yankı Yazgan, “Akıl Çizgileri” kitabında insanlık hallerinden en çok mutluluk, mutsuzluk ve ataletin etkilerinden söz ediyor. “Mutlu olmak için mücadele gerekir. İnsan beyninin doğal hali pek ‘olumlu’ sayılmaz; eğitim, sosyal yaşam ve çalışma ki; o bizi zorlayan şeyler, beynimizi aktifleştirerek, iyimser düşünce sisteminin egemen olmasını sağlar.” diyen Yankı Yazgan, ‘mutluluğun çaba ile elde edilebilir bir sonuç’ olduğunu vurguluyor.
Çoğu zaman mevcut koşullarımızı koruma yönünde statükocu  tavırlar sergileriz. Yankı Yazgan, bu durumu ‘atalet’ olarak tanımlıyor. Doğru olduğunu, yapmamız gerektiğini bildiğimiz ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz değişiklikleri durduran mekanizmanın ‘atalet’ olduğunu belirten Yankı Yazgan, kitabında önemli insanlık hallerinden biri olan ataletin ‘biri beni kaldırsın - biri beni durdursun” şeklinde iki yüzü olduğundan bahsediyor.
 Kararlarımızı alırken, hem duygularımızın hem de düşüncelerimizin bizi yönlendirdiğini söyleyen Yankı Yazgan, “Kalbin çarpıntısı, heyecanlandığımızdaki hislerimizi yansıtır. Kalp, geleneksel olarak duyguların sembolüdür. Beyin ise akıl, mantık, kendini kontrol edebilme becerileriyle eşleştirilir. Oysa duyguların da düşüncelerin de anavatanı beynimizdir.” diyor.   
“Akıl Çizgileri”, eğlenceli bir başucu kitabı niteliğinde... İnsanlık hallerine dair kendimizden ve çevremizden çok tanıdık saptamalar içeriyor. Yankı Yazgan, ‘psikolojik’ ve ‘kişisel gelişim’ türündeki kitaplarında psikiyatrist olarak didaktik anlatım tarzını benimsemeyen, içinden geldiğince yazan, samimi anlatım dili kullanan bir yazar. Bu yönüyle kitapları da su gibi akıcı... Yazılarını kendi çizdiği karikatürlerle de destekleyen Yankı Yazgan’ın “Akıl Çizgileri” kitabını okurken mutlu olacaksınız. 

29 Ocak 2012

Tesadüflerin izini sürenler için

Bir insanın kendini araması ve bulması süreci, çetrefelli bir yolculuktur aslında... Bu yolculukta kilit noktasını insanın kendisiyle özdeşleştirdiği ve hayatını özetleyecek bir kelimeyi bulması oluşturur. İşte kendini bulma yolculuğunda hayatını özetleyen kelimenin “Tesadüf” olduğuna karar veren can arkadaşım Armağan Portakal, denemelerine yer verdiği kitabını aynı adla yayınladı. Hayatında tesadüflerin izini sürerek yollarına devam edenlere seslenen “Tesadüf”, benim için de güzel bir sürpriz oldu.       
Armağan, önsözde şöyle diyor;
"Birşeyin tesadüf olabilmesi için o şeyi farketmeniz, kabul etmeniz, yapmanız, peşinden gitmeniz.. kısacası tutmanız gerekiyor. Eğer hayatınıza işlemiyorsa zaten tesadüf olmuyor."
Armağan'ın sıcacık ve samimi halleri ile kendine özgü duruşu, yazılara da yansımış. Kitabın kapağı bile Armağan’ın pozitif yönü güçlü ve renkli iç dünyasından izler taşıyor. Son sayfaya geldiğinizde yüzünüzü huzur dolu bir gülümseme kaplıyor. Kalemine sağlık Armağan; duruşu olan yazılarını paylaştığın için...
“Tesadüf”ten aklımda kalan cümleleri de yeri gelmişken paylaşayım.
“Neden eleştiririz? Anladığımız için mi, anlamadığımız için mi? Hatta kabullenmediğimiz için de olabilir mi? Bakıyorum da herkes herşeyi eleştiriyor. Herşeyi anlıyor olmadığımıza göre...”
“Daha önce hangisinin daha zor ya da kolay olacağını düşünmemiştim. Biri, ‘Kendini yani ne olduğunu anlatmak’, diğeri ise ‘Ne olmadığını anlatmak.’ Kolay duruyor yüzeyden bakınca. Cümlenin içine girince ‘Aslında ne olmadığını anlatmanın’ çok daha zor olduğunu anladım. Üstelik seni kafasında bir yerlere koyan insanlara karşı çaresiz kalındığını... Ben mücadele etmeden bıraktım. İçimde derin derin yaralarla... Aslında ‘ne olmadığımı’ anlatarak, fikrini değiştiremeyeceğim insanlara zamanımı, enerjimi ayırmayacağım. Onlarla mücadele etmeyeceğim. Karanlık bir kuyuda çarpa çarpa düşmeyeceğim. Herşey tecrübedir diyeceğim. Yine temiz bir sayfa açıp, yeni ve güzel anılar biriktirmeye çalışacağım.”
 “Ve insan sıfatı yarattı... Sonra da sıfatların altında ezildi.”

Kozanın Tereddütü

İç dünyasındaki kabuğu kırıp, kendinden doğan genç bir kadın; bu kez yine içinde bulunduğu kozayı çatlatıp, ilk romanıyla edebiyat dünyasına adım atan bir kadın yazarın kahramanı olarak “Kozanın Tereddütü”nde karşımıza çıkıyor.
Kozanın Tereddütü, Gözde Kurt’un ilk romanı. İçerik ve kurgu itibariyle polisiye, psikolojik ve gerilim türlerinin karması olan romanın kısacık ama etkili önsözünde yazar; “Bir bakış, bir roman yazdırabilir. Ama o romanı asıl yazdıran, o bakışa dek hayatınıza dahil olmuş –gerçek ya da değil- herşeydir. Bunlar, tümcelerinizi size ait kılar.” diyor. Yazar, buradan hareketle romanın karakterlerini de “gerçek ve gerçeküstü kahramanlar” olarak konumlandırıyor. Roman, kurgusuyla içiçe geçmiş üç bölümden oluşuyor. Bu bölümler; “Kozanın Tereddütü”; “Kozanın Sırrı” ve “Kozanın Kararı”.
Eser Y, hayalet, bir bebek, hizmetçi, Aldemir C ve Eren K, romanın karakterlerini oluşturuyor. Romanın ana karakteri Eser Y’nin tereddütleri, korkuları ve psikolojik bunalımları; romanın diğer karakterlerinin kişilik yapılarına da yön veriyor. Eser Y'nin bunalımı tetikleyen içsel hesaplaşmalarını yazar, "Kendimle yapacağım hesaplaşmanın, kendimle varamayacağım bir anlaşmaya dönüşeceğini iyi bildiğimden, kuralları en baştan değiştiriyordum. Eski ben değilsem, kurallar da eski kurallar değildi. Öyle ya, insan hep değişiyordu. Ben kendimle uzlaştıktan sonra kimse beni yargılayamazdı ki..." cümleleriyle ortaya koyuyor.

Romanın ilk ve ikinci bölümünde yazar, “anlatıcı” rolünü hayalete veriyor. Hayalet; “Ölmenin mi, yoksa yaşamanın mı daha zor ya da kolay olduğuna, henüz biz hayaletler bile karar verebilmiş değiliz. Biz bile diyorum; ne de olsa her iki tarafı da görenleriz. Hayattayken elbette bilemezdim, göremezdim bu gerçekleri. Fakat hayatta ne doğru ki; ben, bir ölü yanlış yapıyor olayım?” diyerek, olay örgüsünde sır olarak kalmış gerçekleri açıklıyor. Yazar, “Kozanın Sırrı” başlıklı ikinci bölümü yine hayaletin, “Belki bir gün, bir yerlerde tekrar buluşuruz ve size hikayenin, benim de bilmediğim sonrasını anlatırım. Tabii bir daha ki buluşmamızda ben hala hayaletsem. Unutmayın; tüm hikaye anlatıcıları, hayaletlerin gözleridir aslında.” şeklindeki sözleriyle tamamlıyor.
“Kozanın Kararı” başlıklı son bölümde ise, Eser Y’yi tereddütlerinden, korkularından ve bunalımlarından kurtulmuş; kozasını çatlatıp, dış dünyaya başkalaşmış olarak adım atmış ve bu yeni haliyle ışığı, ilhamı ve umudu olan bir genç kadın olarak görüyoruz.
Kozanın Tereddütü; alışılagelmiş bir roman kurgusundan daha farklı ve özgün bir akışla yazılmış. Zaman zaman olay örgüsünden kopmamak için bölümler arasında gidip gelmek durumunda kalıyorsunuz.  Her bölümde şaşırtıcı bir gelişmeyle adrenalin yükleniyor, olayların akışına kendinizi kaptırdığınız anda hiç beklenmedik bir sonuçla karşı karşıya kalıyorsunuz. Realitelere sıkı sıkıya bağlı değilseniz, “Kozanın Tereddütü” okumaktan keyif alabileceğiniz bir roman...
Bu arada "Kozanın Tereddütü"nü Fikritema için bana gönderen Çağla'ya teşekkür ediyorum.

13 Aralık 2011

Oğuz Atay'a saygıyla


Tutunamayanlar” romanını yıllarca önce İletişim Fakültesi’deyken; vize sınavlarının bitiminde üç arkadaş fakülte kantininde otururken, bir buhran anında Ankara’ya gitme kararı alıp, hemen ertesi gün trenle yaptığımız 16 saatlik yolculuk boyunca okumuştum. Tren yolculuğu nostaljisi yaşamak için treni özellikle seçmiştik. Madem ki trenle yolculuk yapacaktık, madem ki yolculuklarda uyuyamazdım, o halde bu yolculuğu çekilir kılabilecek bir kitabı da mutlaka yanıma almalıydım. İşte bu kitap, “Tutunamayanlar” olmuştu.

Herkesin “tutunan” olmak istediği bir dünyada tutunamayanlığı seçen Selim Işık, Turgut Özben ve Günseli, “Tutunamayanlar”ın kahramanlarıydı ve ben onları çok sevmiştim.

 “Tutunamayanlar” ile ruh dünyamda belirgin izler bıraktınız. Oğuz Atay, sizi saygıyla anıyorum.

1 Aralık 2011

Server Tanilli'nin anısına:


Bir düşünce ve hukuk adamıydı Prof. Dr. Server Tanilli.. Felsefenin düşüncelerin aktif eylemi ve sorularla belirsizliklere çözüm bulma yolu olduğunu savunurdu. "Uygarlık tarihi" kavramı, felsefe hayatımıza onunla birlikte yerleşti. Kimilerine göre aykırıydı, 80 öncesinin iki kutuplu dünyasında kendisine karşıt kutuptakilerin saldırısıyla bu aykırılığa son verilmek istendi. Daha sonra 2000 yılına dek Fransa'da yaşadı, birçok kitabını da bu dönem yazdı. Son dönemde de Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde yazılarını okurlarla paylaşan Server Tanilli,  bugün son yolculuğuna uğurlanıyor.

Server Tanilli ile ilk olarak "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" serisinin ilk kitabı ile tanıştım, bu serinin diğer kitaplarını da yayınlandıkça okudum. "Uygarlık Tarihi", yazarı "Server Tanilli" yapan eseridir ama beni asıl etkileyen ve yazarın öngörü gücüne tanık olduğum kitabı ise, "İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?" olmuştur.  

"Yüzyılların Gerçeği ve Mirası-5" kitabında; "Düşünce özgürlüğü, kimi zaman kaçış arzusunu da dile getirir, fikir ve sanat yaratışlarını besler. Her alanda istenir bu özgürlük." diyerek, demokrasi ve düşünce özgürlüğünü sonuna dek savunan Server Tanilli, 2006 yılında da Sertel Demokrasi Ödülü'ne değer görülmüştür.

Bugün için yani yaşadığımız yüzyıl için doğru olanın "sosyal gerçekçilik" olduğunu savunan Server Tanilli, düşüncelerin olduğu kadar, edebiyatın ve sanatın da özgür olması gerektiğini, insanın doğası gereği sınırlar altına alınamayacağını dile getirmiştir.
 
Son yolculuğuna bugün uğurlanıyor olan Server Tanilli, eserlerinde yaşayacak. 

21 Kasım 2011

Hayatın zıtlıklarını palavraların potasında eriten şiirler: “Palavralar”

 Şiirlerde, hisler ve düşünceler dizelere nakış nakış işlenir, kelimeler birbirleriyle dans edip, dizeleri oluşturur. Öyle şiirler vardır ki, gücüyle ve imgeleriyle ruhları sürükler. Şiire açılan kapının ardında sürükleyici bir atmosfer karşılar bizleri... 

Girit göçmeni bir ailenin oğlu olan İzmirli şair Ahmet Erinanç’ın “Palavralar” adlı kitabında toparladığı şiirler, okurları işte böyle bir atmosfere sürüklüyor. Bu şiirler, “Palavralar” adıyla Kanguru Yayınları tarafından okurlarla buluşturuluyor.

Şiiri hayatın odağında konumlandıran şair, şiirin tüm sanat dallarının evsahibi yani çıkış noktası olduğunu şöyle tanımlıyor:



Resim güzellenir,
heykel hareketlenir, roman beğenilir.
film alkışlanır, müzik uçurur.
Şiir, hepsini misafir eder.
yok-ayaklarda ninni çeker;
görülmez çocuk şapkalarıyla uyandırır:
“Dünyamıza hoş geldiniz.” der.


Şiirlerinde dizeleri kalıplara sığdırmayan Ahmet Erinanç, toplumsal gerçekçiliğin izlerini ve düzyazının şiirsel akışını bize aktarıyor. “Hayatın kendisi gerçektir, hayatta ‘gibi’ yoktur.” diyen Ahmet Erinanç, şiirlerinde “gibi” edatını asla kullanmıyor. Anlatımda da ‘gibi’ edatıyla benzetme ve betimlemelerden kaçınan şairin, bu yönüyle toplumsal gerçekçiliğe de yeni bir boyut kazandırdığını söylemeliyim. Şair, bu yaklaşımını da “Gibi Mahzun” adlı şiiriyle dile getiriyor.

“Gibi” Mahzun


Şiir, böyle aniden
        şöyle ayda yılda bir
                   sakinliğe sefayı öğretirken
                               çatkapı
                                           olur olmaz
                                                       benden yazılmayı bekleme.

“Sen benim yüreğimi tenha mı sandın?” diyerek okurlara seslenen Ahmet Erinanç; hayatın gerçeklerini oluşturan karşıtlıkların, palavraların potasında eriyerek anlamsızlaştığını anlatıyor. Kitabın sunuş yazısı da bu doğrultuda oluşturulmuş. Sunuş yazısından bir bölümü, özellikle sizlerle paylaşmak isterim. 

“Tıpkı yaşamın ölümü palavralaştırması gibi, tıpkı ayrılığın aşkı palavlaştırması gibi, tıpkı mutluluğun hüznü palavlalaştırması gibi hayatın tüm bu olmazsa olmaz zıtlıkları, palavraların potasında ‘Bugün beni insana çıkardılar’ dizesiyle eriyerek insana dönüşüveriyor.” 

Çağdaş Türk şairlerinden Ataol Behramoğlu, Özkan Mert ve Hüseyin Yurttaş’ın yanı sıra Kavafis, Ritsos ve Seferis’in şiirlerini seven okurlar için Ahmet Erinanç’ın “Palavralar” adlı şiir kitabını özellikle öneriyorum.    

"Palavralar”dan en beğendiğim iki şiiri de Fikritema’da konuk etmekten mutlu olduğumu özellikle belirtmeliyim.  

Yaşam Payı

Sağ cebimdeki
                   paraların arsızlıklarına
Sol cebimdeki
                   şiir müsveddeleri
                   Ağızlarının payını veriyor.

Anı Karbonu

Siyah beyaz aile albümü
                               Sadece ve sadece
ölen annelerin, babaların
                               dedelerin, ninelerin
anı karbonu kağıtlarıyla
                               renklenebilir.
Renkli fotokopiler havalarını alır.

27 Ekim 2011

Yalnızlar Palası'nda Flu Yalnızlıklar

Öyle zamanlar vardır ki, herşeyden uzaklaşıp; kulağımızı yüreğimize dayayıp, ruhumuzun derinliklerinden gelen içseslerimizi duymak isteriz. Böyle anlarda yalnızlık insana güç verir. Kaleminiz de güçlenir böyle anlarda, kelimeler kendiliğinden sıralanıverir, duygu yüklü cümlelere dönüşür. Edebiyatımızın “yalnız adamı” Sait Faik Abasıyanık'ın da bir öyküsünde “Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur” dediğini ve yalnızlığı yücelttiğini bilirsiniz.
Yalnızlığı yücelten, yalnızlığıyla dostluk kurabilmişlere seslenen bir başka kitaptan söz etmek istiyorum sizlere.  Yapı Kredi Yayınları tarafından okuyuculara sunulan bu kitap, Cüneyt Özdemir’in yazdığı ve “Flu” adıyla yayınlanan 24 denemeden oluşuyor. Cüneyt Özdemir’i daha çok haberci yönüyle tanıyoruz. Duygu yüklü kelimeleriyle kalemi de güçlü bir yazar aynı zamanda. Cüneyt Özdemir, “Flu”da kelimelerle adeta dans ediyor ve yalnızlıkla şekillenen ruh hallerinin farklı yansımalarını aktarıyor.
Hayata dair karelerin flu olduğunu vurgulayan Cüneyt Özdemir’in denemeleri, içeriğiyle bütünleşen fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonlarla kitapta sunuluyor. Yazılarla bütünleşen söz konusu görseller; Uğurcan Ataoğlu, Bennu Gerede, Melisa Önel, Emre Senan, Manuel Çıtak, Haluk Tuncay, Selda Asal, Tülin Altılar, Latif Demirci, Serdar Tanyeli, Ayşegül Ulay, Yetkin Başarır, Cemal Emden, Sıtkı Kösemen ve Fırat Erez’in yaratıcılığıyla şekilleniyor. Bu yönüyle kitaptaki denemelerle birarada yer alan görsellerin anlatımı güçlendirdiğini söylemeliyim.
“Flu”nun yalnızlığıyla dost olabilmişlere seslenen bir kitap olduğundan bahsetmiştim. Cüneyt Özdemir, “Gribal Depresyon” başlıklı denemede insanın yalnızlığa uzanan sürecini “Hayat böyle, büyüdük... Büyüdükçe daha çok insan tanıdık, tanıdıkça daha çok güvendik, güvendikçe aldandık, aldandıkça daha kolay vazgeçtik, vazgeçtikçe daha da yalnızlaştık, yalnızlaştıkça içimize kapandık.”  diyerek anlatıyor.
Yalnızlık anlarında çoğu zaman en çok sorguladığımız kavram, mutluluktur. “Hadi Söz” başlıklı yazıda Cüneyt Özdemir, “Mutluluk, mutluluktur diyelim, hiç düşünmeyelim” diyor ve ekliyor:
“Yalanlara sarılalım hadi... Onlarla avunalım. En kolayı bu, ne de olsa. Sen bana birşeyler anlat, ben inanmayayım; ben sana anlatayım, sen kanma. Ama sonrasında ‘inandık gibi’, ‘kandık gibi’ olalım, en iyisi bu çünkü. Mutluluk kelimesini yazarken, arkasına bakmayalım hiç. Ne önemi var. ‘Mutluluk, mutluluktur’ diyelim mesela. Düşünmeyelim. Düşündükçe düşüyoruz baksana. Bakma ya da en iyisi aşağıya bakma. Sorularla gölgelemeyelim mutsuzluğumuzu istersen... Uzat yalanlarını, tutunayım. Onlar kurtaracak beni. Sonra da ben seni. Söz. Sözüm söz. Şüphemiz yok ne de olsa yalanlarımızdan. Di mi ama?”
Değinmeden geçemeyeceğim bir deneme de “Yalnızlar Palası”. Cüneyt Özdemir, yalnızların buluşma adresi olarak “Yalnızlar Palası”nı gösteriyor ve yalnızlıklar ile öznesi yalnızların ne de çok, ne de kalabalık olduğunu anlatıyor. En çok da bu yazıyı sevdim. Bu yazıdan da bir alıntı yapmak istiyorum. Cüneyt Özdemir, yalnızların birbirleri için tutunacak bir dal ve dayanacak bir koltuk değneği olduğunu şu cümlelerle aktarıyor okuyuculara:
“Adresiniz belli: Yalnızlar Palas. Palasımız, yalnızlığımız pek çok ziyaretçiyi kabul ediyor. Ama durmak, tutunmak zordur yurdumuzda. Kolay sıkılır insan. Güçsüzdür hayat karşısında. Tek başına idare etmek zordur bu palasın koridorlarında. Herkes birine muhtaç. Birbirine... Bir güçlüye, çoğu zaman da bir güçsüze. Yol gösteren bir koltuk değneği herkes birbirine...”  
Evet... “Flu”; yalnız kalıp, kendimizle başbaşa olmak istediğimiz ve Yalnızlar Palası’na koştuğumuz o anlarda bir başucu kitabı niteliğinde... Bu kitabı öyle anlarda çayınızı, kahvenizi ya da şarabınızı da yudumlayıp,  okuyun derim, huzur buluyorsunuz.  
Söylemek istediğim bir şey daha var. Şöyle ki; siz yine de çok yalnızlaşmayın. Sait Faik’in dediği gibi “Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama insanlarla beraber olan insan hakiki kıymetini ölçer, biçer.” Bunu unutmayın.  
Bu arada "Flu", kitaplarla dost bir arkadaşım tarafından okumam için bana verilmişti. Yeri gelmişken Diğdem'e de teşekkür etmeliyim. 

24 Ekim 2011

“Küçük Adamın Romanı” ilk üç kitabıyla Çin’de yayınlandı

Türk kültür, sanat ve edebiyatıyla ilgili eserlerin Türkçe dışındaki dillerde yayımlanmasına destek projesi TEDA kapsamında, 2005 yılından bugüne 33 eseri 13 dile çevrilen usta kalem Orhan Kemal'in yolculuğu Çin'le devam ediyor.


Edebiyatımızın güçlü kalemi Orhan Kemal'in “Baba Evi”, “Avare Yıllar” ve “Cemile” adıyla yayınladığı romanları Yunanca, İtalyanca, İspanyolca, İbranice, İngilizce, Arapça, Arnavutça, Bulgarca, Urduca, Sırpça, Rusça ve Almanca’dan sonra Çince'ye çevrildi.

“Küçük Adamın Romanı” serisinin ilk üç kitabını oluşturan bu üç roman, Orhan Kemal'in kendi yaşam öyküsünü anlattığı otobiyografik roman niteliği taşıyor. “Baba Evi”nde Orhan Kemal, çoğunlukla yokluk içinde ve aile baskısıyla yüklü olarak geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatıyor. “Avare Yıllar”,  yoksullukla boğuşan ve hayat mücadelesi veren bir gencin hayata tutunuştaki umarsız ama güçlü bir direnişini dile getiriyor. “Cemile” ise, dokuma fabrikasında çalışan işçi kız ve onunla evlenmek isteyen katibin öyküsü üzerinden, fabrika hayatını, işçilerin zor yaşam koşullarını aktarıyor.

Kitaplar proje kapsamında, Çince’ye Yongmin Xia, Tang Jiankun ve Yin Tingting çevirisiyle CHIRP-China International Radio Press tarafından Çin’deki okuyuculara sunuldu.

Orhan Kemal’in “Küçük Adamın Romanı” serisinden yalnızca “Baba Evi” ve “Avare Yılları” okuyabildim. Bu romanlar, geçtiğimiz günlerde Fikritema’ya konuk olmuştu.

Orhan Kemal’in Çin’de de okuyuculardan ilgi göreceğine inanıyorum.

Kaynak: NTVMSNBC

Haldun Taner 24. Öykü Ödülü sahibi “Diken Ucu” ile Behçet Çelik

Haldun Taner, öyküleri ve tiyatro eserleriyle çağdaş Türk edebiyatının seçkin yazarlarından biridir. “Keşanlı Ali Destanı”, “Marko Paşa”, “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ve “Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım” oyunları, yakın dönem tiyatromuza damgasını vurmuştur. Bununla birlikte Haldun Taner, Milliyet Gazetesi’ndeki “Devekuşuna Mektuplar” başlıklı köşe yazılarıyla basınımızın ironik seslerinden biri olmuştur.
Kendisi de yazın dünyasında birçok ödüle layık görülen Haldun Taner’in anısını yaşatmak amacıyla Milliyet Gazetesi tarafından 1987 yılından bu yana “Haldun Taner Öykü Ödülleri” veriliyor. Öykü alanındaki en prestijli ödüllerden biri olan “Haldun Taner Öykü Ödülü”, bu yıl “Diken Ucu” adlı öyküsüyle Behçet Çelik’e verildi.  “Diken Ucu”, 2010 yılında Can Yayınları tarafından yayınlandı. Öyküyü henüz okuyamadım, okuyunca Fikritema’da ayrıca yer vereceğim. Behçet Çelik’i kutluyorum.  

20 Ekim 2011

Şarkını Söylediğin Zaman

12 Eylül öncesi ve sonrası... Zor zamanlarda bu toprağın gem vurulmuş idealist çocukları.. İdealleri uğruna yitip gidenler, kaybedenler, zor günleri “değer miydi?” diye sorgulayanlar... Cihan, Deniz ve Deniz’in annesiz ve babasız büyümek zorunda kalan kızı Ayşe Devrim, yıllar sonra “aşk tesadüfleri sever” tadında bir karşılaşma ile doğan Cihan ve Ayşe Devrim’in aşkı, buruk ama mutlu bir son...    
İnci Aral, “Şarkı Söylediğin Zaman” ile zor yılları ve yaşanan yıkımları, aşk temasıyla bütünleştirip anlatıyor. İnci Aral, romanda Cihan’ın “Siyah Defter”, Deniz’in ise “Kırmızı Defter” olarak tanımladığı iki günlük ile geriye dönük anlatım tekniğinden yararlanmış. Böylelikle yazar; 2008 yılından 1978, 1980 ve 1983 yıllarına uzanan anılar ile hem ülkenin siyasi buhran yıllarını, “ne devrim ideallerinden ne de aşklarından vazgeçebilen” gençleri, görüş ayrılıklarının hasımlaştırdığı insanları, 12 Eylül darbesi ile ülkede başlayan yepyeni bir dönemi, o dönem kuşağının yaşadığı yıkımları ve  Deniz’in kızı Ayşe Devrim ile bu yıkımların bir sonraki kuşağa yansımalarını yalın bir şekilde okuyuculara yansıtıyor.  
Konu bütünlüğü açısından bazı kopukluklara karşın, roman dramatize olmayan yalın bir anlatıma sahip. "İnci Aral, bazı sayfalarda neden konu derinliğine girmemiş?" diye sorduğum anlar olduysa da yazarın okuduğum en iyi kitabı diyebilirim. Romanın anafikrini de özetleyen cümlesi ise; “Geçmişte neyin nasıl olduğu unutuluyordu eninde sonunda. Geri gelen, zamanın tortusuydu."

Kitaptan geriye kalan cümleler ise;
 “Gerçekte zaman soyut değil, gözle görülür, biçimi olan bir şeydi. Yine de üst üste gelmiş resimlere bakarken olduğu gibi zamana da bir kuyunun derinliğine bakar gibi bakabiliyordu insan. Yukardan aşağıya, aydınlıktan karanlığa... Suyun siyah aynasında hiçbir şey görünmüyordu ilkin. Son­ra yavaşça bir nesne beliriyor, yüzeye çıkıyordu. Bir ağacın göl­gesi, herhangi bir öğleden sonrasının en güzel anı, bir söz, dal değiştiren bir kuşun kanat sesi, bir bakış ya da duruş. Yaşanan­lar kaybolup gitmiş gibi geliyordu insana ama öyle değildi. Daha sonra gelenler belleği yeniden biçimlediği için aynı he­yecan yakalanamıyordu, geçmişte neyin nasıl olduğu unutulu­yordu eninde sonunda. Geri gelen, zamanın tortusuydu.”
“Aşk böyle tuhaf bir şeydi işte. İnsan hiç beklenmedik anda, beklenmedik biriyle karşılaşıyor ve onu farkında olmadan içine yerleştiriyordu. Bu duyguyu tanıyor, biliyor, özlüyordu. Gerçekte bütün aşklar bir öncekilerin devamıydı.”
“Nazım'ın dediği gibi: 'Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum. Kendi şarkımı. Ama yapamam biliyorum, çünkü o şarkı içimde kuruyup kaldı. Beni öldüren bu işte. Şarkılar bitmez, yeni şarkılar filizlenip doğar her zaman..."
"Yaşamak bir serüven. Yaşamak, tükenmek. Ben yüce, güzel şeyler aradım ama köklerim kurutuldu. Yeniden yeşermeyeceğim."

Güneydoğu'dan Öyküler

Güneydoğu’da yaşanılanların askerin bakış açısıyla değerlendirildiği birçok kitap yazıldı. Bu kitaplarda Güneydoğu’da yaşanılanlar çoğu zaman sosyolojik boyutuyla makro düzeyde ele alındı.  İşin psikolojik yönü, terörle mücadele eden askerler başta olmak üzere Güneydoğu’da terörün acı yüzüne tanıklık etmiş kişilerin anılarından yola çıkılarak ilk kez Hakan Evrensel tarafından “Güneydoğu’dan Öyküler” serisinde ortaya konuldu. “Güneydoğu’dan Öyküler” serisinin ilk kitabı, 1997 yılında yayınlandı.  Bu kitabı, İstanbul’da bir kitapçıda tesadüfen görüp aldığım gün okuduğumu hatırlıyorum.

1991 yılıydı. ÖSS sınavı sonrası bir yol kesme eyleminden kurtulan birçok insanla birlikte Bitlis ve Baykan(Siirt) arasındaki bir dağ karakolunda sabahlamıştık babamla birlikte... Küçük bir karakoldu. Hayatta kalışımızı o askerlerimize borçluyduk. Bugün o karakolda başka askerler var ama aradan geçen 20 yılda verilen mücadele aynen sürüyor. Üstelik o yıllarda bugün olduğu gibi terör şehir merkezlerinde değil, kırsalda varlığını gösteriyordu. O yıllarda Güneydoğu koşulları ve Güneydoğu’da vatan toprağının ne şartlar altında savunulduğu, o bölge dışında yaşayanların çoğu tarafından da pek bilinmezdi. Bilinenler, yalnızca şehit haberlerine odaklı, sınırlı bilgilerden ibaretti. Ülkenin bir yanı ateş altındayken, diğer yanı bu ateşten habersiz günler geçiriyordu.

“Güneydoğu’dan Öyküler” serisinin ikinci kitabı 1999’da, üçüncü kitabı ise Eylül 2001’de yayınlandı. Serinin üç kitabı, 2004 yılında ise genişletilmiş baskısıyla tek bir kitap olarak yayınlandı. Bu kitapların tümünü okudum. Hakan Evrensel’in senaristleri arasında yer aldığı “Nefes” filminin vizyona girdiği 2009 yılında “Güneydoğu’dan Öyküler” yeniden basıldı. Dolayısıyla “Güneydoğu’dan Öyküler” ve yazarın 2005 yılında yayınlanan ilk romanı olan “Yer Eksi İki”, kitapçılarda kolaylıkla bulanabilir.  Bu kitapları okumanızı öneriyorum. Çünkü okuduğunuzda sizler de benim gibi 20 yıldır terörle mücadele anlamında aslında hiçbir şeyin değişmediğine tanık olacaksınız